Ortak Bir Ritüel Eksikliği ve Sessizliğin Ses Kaydı
İstanbul’un o kasvetli ama bir o kadar da ruhu olan akşamlarında, bazen kelimelerin kifayet etmediği anlar olur. Bizim gibi, yıllarını birlikte geçirmiş iki ayrı bireyin hayatı da böyledir; her ikiniz de aynı gemide olsanız bile, bazen bilinçaltlarınızdaki navigasyon sistemleri farklı frekanslarda çalışır. Bu akşam da tam olarak böyle bir kesişme noktasındaydık.
Öğretmenlik mesleği, sürekli bir aktarım sanatı gerektirir; konuyu basitten karmaşığa, bazen de tam tersi yönde götürmek zorunda kalırsınız. Evlilik ise bu sürekli bir "öğretme" hali değil, birlikte inşa ettiğiniz o ortak alanda nefes almakla ilgili. Ve en zor olanı da, bazen anlatmaya çalıştığımız şeyin, karşı tarafa doğru bir şekilde ulaşmamasıdır.
Geçtiğimiz aylarda yaşadığımız küçük ama benim için dönüm noktası olan bir çatışma vardı. Konu, gerçekten de önemsiz gibi görünen, üzerinde en az üç kez konuşulmuş bir rutin detaydı. Benim zihnimde bu, kurumuş bir yaprağın uçurum kenarında dans etmesi gibi geliyordu; dikkat gerektiren, potansiyel olarak kaybolabilecek o narin denge. Benim anlatmaya çalıştığım, konunun kendisi değil, benim için taşıdığı o eski, kurumuş hissiyatın yeni bir tezahüruydu.
Onun ise bu konuya yaklaşımı, o anki yaşam yükünü hafifletme çabası gibiydi. Sanki bu detay üzerindeki tartışmayı, bütün günkü gerginliğin birikmiş buharını dağıtma ritüeli gibi görüyordu. Bizimki derin bir arkeolojik kazıysa, onun gözünde sadece o günün öteki ucundaki küçük bir hava akımıydı belki.
İşte bu noktada, o klasik iletişim kopukluğu beliriyor: Herkesin aynı dili konuşuyor gibi görünmesine rağmen, kelimelerin ardındaki frekanslar farklı çalıyor.
Sessizliğin Çeviri Masrafı
Bizim ilişkimizde, bazen en çok enerji harcadığımız yer, söylenmeyenlerdir. Biz on katını düşünüyor, o ise sadece basit bir cümleyi tamamlamaya çalışıyor olabilir. Benim için bu durum, iki farklı çağın ritüelini yaşamak gibiydi; biri aceleci ve yüzeydeyken, diğeri derinlik kazanmaya çalışıyor.
Tartışmanın o geri döndürülemez kısma geldiği an, benim için sadece bir "yanlış anlaşılma" değil, aynı zamanda iki farklı ruh halinin çatışmasıydı. Ben o anda "dinlenmeye ihtiyacım var" diye bağırıyordum; fakat sanki bu, onun gözünde "hala bir şeyi çözmeye çalışmamız gerekiyor" mesajını veriyordu.
Ve sonra, omuzlarımızı düşürüp sakinleştiğimiz anlar geliyordu. O sessizlikler, hiçbir şeyin çözülmediği anlamına gelmiyordu; tam tersine, her ikimizin de o an geldiğimiz noktayı yeniden taramak için nefes aldığımız bir ara istasyonuydu. O sessizlik, aslında en pahalı bedelle satın alınan o geçici huzurdu.
Bazen derslerimizi, büyük çatışmaların ortasında değil de, o gerginliğin azaldığı o eşikte buluyoruz. Ritüellerimizi, sadece dışarıdan gözlemleyerek sürdürürsek, içerideki o eşsiz simbiyotik uyumu kaçırabiliyoruz. Benim öğrendiğim şey şu oldu: En derin anlaşmazlıklar bile, aslında en yakın ortak dilimizi bulma çabamızın sadece farklı ses kayıtlarıdır. Ve bazen o kaydı dinlemek için, mikrofonu değil, sadece kalbimizin atış hızını ayarlamamız gerekiyor.
Beklenen o mükemmel senkronizasyon, belki de hiç gelmeyecek bir idealdi. Ama bu küçük notlar, bize o ideale giden yolda nasıl yürümemiz gerektiğini hatırlatıyor. O ritmi bulmalıyız, o ortak dansın adımlarını birlikte yeniden yazmalıyız.