Sessizliğin Ortasında Yankılanan Sözcükler
Bizim baharımız da böyle; bazen güneşin en parlak olduğu günlerde, her şey o kadar doğal akar ki onu değerli kılacak ince ayrıntıları kaçırabiliyoruz. Tıpkı baharın gelişi gibi, ilişkiler de her mevsimi farklıdır. Bazen ilkbahar telaşıyla beraber çiçek açan her şey düşünülebilir ya da aceleye getirilebilir. Ama bazen, o tam olarak baharın ilk nefesi gibi gelip geçiyor; biz ise yazın olgunlaşmış, derin bir gölün durgun yüzeyini arıyoruz.
Bu arayışın en büyük sınavı, kelimelerin yetmediği anlar oluyor. Konuşuyoruz; sanki iki farklı gezegende, her biri kendi girdabında dönüyor gibiyiz. Bir taraf öfkeyle yüksek sesle aktarırken, diğer taraf dinliyor gibi yapar ama aslında kendi içindeki bir soruyu çözmeye çalışıyordur. Ve bu, ilişkinin en yanıltıcı danslarından biri: Her ikimiz de orada bulunuyoruz ama aynı odada değiliz.
Sözcüklerin Ötesindeki Dil
Öğretmenlik mesleği, bana hayatın en temel gerçeğini öğretti: Her şeyin bir sebebi vardır. Bir cümleyi kurmadan önce, o cümlenin altında yatan o büyük duygusal zemini hissetmeliyiz. İlişkide bu zemin bazen incecik bir çatlak, bazen de depremin başlangıcıdır.
Geçenlerde eşimle öyle bir tartışmanın ortasında kaldık ki, sanki geçmişteki bütün küçük anlaşmazlıklar o tek cümlenin içinde filtrelenip gözlerimizin önüne geldi. Tartışmanın konusu, aslında o gün ütülenmemiş gömlekti. Ama altında yatan şey neydi? "Beni görmezden geliyorsun," ya da daha derininde, "Benimle uğraşmıyormuşsun gibi hissediyorum." İşte o an sendromu. Somut olan, büyük resmi gölgelemiştir.
Bu durumu aşmak, benim için artık bir teknik değil, bir tören haline geldi. Artık sadece "ne söylendiğine" odaklanmıyoruz; "nasıl hissedildiğine" kulak veriyoruz.
Bazen en büyük cesaret, savunmaya geçmek yerine durup şunu demek oluyor: "Şu an dinlemiyorum belki, ama sen söylemeye devam et. Ben buradayım ve bunu anlamaya çalışıyorum." Bu duruş, çatışmayı bir silahlanma alanından, ortak bir keşif yolculuğuna dönüştürüyor.
Sessizliğin Değeri
İletişim kurmanın sanatı, sadece konuşabilmek değil, aynı zamanda bilinçli olarak susmayı da bilmektir. O uzun süren sessizlikler bazen bizi birbirinden uzaklaştırıyor gibi görünüyor; sanki her ikimiz de kendi haklılığımızın kalesiyle çevriliyiz. Oysa o sessizlikler, aslında her iki tarafın da kendi iç sesini dinlediği değerli molalar olabilir.
Eğer dolu dolu geçen bir günün ardından gelen o kasvetli sessizlik buysa, belki de bu sessizlik; "Sana ne kadar yakınlaştığımı hissetmeye ihtiyacım var," diye bağıran bastırılmış bir ihtiyaçtır. Belki de ikimizin de birbirine o gün gelmeye hazır olmamasıdır.
Bizim baharımız da öyle; bazen her şeyin açması beklenir, her çiçek aynı anda patlamak ister. Ama en sağlam kökler, sabırla bekleyen tohumlardır. Ve bu bekleme süreci, kelimelerin ötesinde bir güven ve ortak ritim bulma sanatıdır. Ve biz, İstanbul'un bu dört mevsimi gibi değişim içinde olan ruh halimizle, o ritmi yakalamaya devam ediyoruz.