Bizim Baharımızda Baharı Beklemek

Sessizliğin Dile Getirilmemiş Sözleri

Bizim baharımızda baharı beklemek demek, her gün çıplak ayakla değişen zeminde yürümek gibi. Bazen en çok konuşulması gereken şeyler, tam da o kelimelerin ağıza gelmediği anlarda yeşermeye başlıyor. O gergin, nefes tutulmuş sessizlikler... Sanki ikimiz de aynı anda farklı bir frekansta çalıyoruz ve aradaki o ince ayarı bulamıyoruz.

Öğretmenlik yapıyorum biliyorsunuz. Sözcüklerin gücünü, bir fikrin kağıda dökülürken nasıl hayat bulduğunu görüyorum. Ve biliyor musunuz, evlilik dediğimiz bu en uzun süreli sınıf dersinde, bazen kurduğumuz dilin ne kadar da yetersiz kaldığını fark ediyoruz. Günlük telaşın, iki ayrı dünyanın ritmine uyum sağlamaya çalıştığı o koşturmaca içinde, en basit bir cümleyi bile sanki büyük bir felsefi tez yazıyormuşuz gibi zorla ifade etmeye çalışıyoruz.

Her şey küçük çatlaklardan başlıyor sanki. Bir bulaşık makinesinin yarım kalmış bir sesi, akşam yemeğinde televizyonun sadece arka planda uğuldayan sesleri... Bunlar, günün bütün o çözülmemiş düğümlerinin ilk ipuçları oluyor.

Aynı Ev, Farklı Bahçeler

Bazen sevgili eşimle aynı odada bulunuyoruz ama zihinlerimiz farklı coğrafyalarda. Benim için o akşamın sessizliği, "Bugün beni gerçekten dinledin mi?" sorusunun yankısıdır. Onun için ise sadece, günün yorgunluğunu atmak anlamına gelebilir. İşte bu iki farklı tanım arasındaki köprüyü kurmak, en büyük iletişim sanatımız oluyor. Bu benim için bir performans değil, bir ortak icraat.

Örneğin, ben küçük bir ayrıntıyı büyütüp onunla yüzleşmeye çalışırken, o bunu "aşırıya kaçmak" olarak algılıyor. Benim için önemli olan detay, ilişkinin o günkü mikrokosmosunu anlamak; onun için ise mesele, bu büyütme mekanizmasını devreye sokan benim kontrol edilemeyen bir öfkem. Ve bu noktada, kim haklı çıkmış ya da kimi yanlış yapmış diye bir yargıya varmak zaten en son sırada geliyor.

Oysa Dil, Bir Köprüdür

Benim düşündüğüm ki, biz zaten bu köprüyü kurmaya çalışıyoruz. Ancak bazen enkaz altındayız ve herkes, köprünün malzemesinin farklı olduğunu düşünüyor. Benim kurmaya çalıştığım şey, benim dünyamın haritasıdır; onun ise sadece bir varoluş biçimi.

İşte bu yüzden ben, bazen o savunmaya geçmek yerine, kendi tarifimi değiştirmeyi öğreniyorum. Benim bu sabahki "Yorgunum" kelimem, muhtemelen onun kulağına ulaşan "Bugün beni yeterince sevmedin" gibi bir frekansla çarpıyor. Ve bunu çözmek için gereken cesaret, bazen o anki yorgunluktan çok daha fazlasını istiyor. Sabır, bu yolculukta lüks değil, operasyonun kendisi haline geliyor.

Bu diyaloglarımızın bazen uzun, kimi zaman engebeli olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ama bilin ki, bu iniş çıkışların her biri bizi birbirimize daha çok yaklaştıran birer sınav, birer derinleşme ritüeli. Ve biz bu baharı, kelimelerin kusursuzluğuyla değil; sezgisel sabrın sıcaklığıyla bekliyoruz.